3 Aralık 2017 Pazar

Küçük Yıldız NuDeM


Başta güneş olmak üzere gökyüzündeki bütün yıldızlar bir bir sönmeye başlamış. Sonunda karanlık her yeri kaplamış. İnsanlar bu uçsuz bucaksız karanlıkta o kadar uzun süre yaşamışlar ki önce gündüzü unutmuşlar, ardından da geceyi. 

Sonra küçük bir yıldız doğmuş karanlığın içinde. İlk gün zar zor seçilebiliyormuş gökyüzünde. Ama daha üçüncü gününde o kadar güçlü bir parlaklığa ulaşmış ki, ışığı dünyayı gün boyu aydınlık tutmuş. Kendilerini karanlıktan kurtardığı için insanlar onu “yeni zaman” an’lamına gelen “Nudem” adıyla çağırmaya başlamış. Nudem’e şiirler yazmış, şarkılar bestelemişler. Öyle ki ona selam vermeden güne başlamaz, yemeğe oturmaz, çocuk doğurmaz, ölü gömmez olmuşlar. 

Nudem de insanları çok sevmiş. Yine de kendisini çok yalnız hissediyormuş. Keşke diğer yıldızlar da parlasa diye düşünüyormuş bazen. Hatta birkaç kere ışığını onlarla paylaşmayı bile düşünmüş. Fakat her seferinde onun ışığıyla doğmuş olan insanların gölgesi, 

Gölge: Aman Nudem, sakın bunu aklından bile geçirme. O zaman diğer yıldızlardan bir farkın kalmaz. İnsanlar önce hangi yıldızın sen olduğunu unutur, sonra da adını. Baksana Dodan’a. Onu eskiden güne eş tutar, Güneş derlerdi. Şimdi ise varlığından bile haberdar değiller. İnsanlar çok kolay unutur! 

diyerek onu durdurmuş. Nudem insanlar tarafından unutulmaktan gerçekten de çok korkmuş. Bu yüzden, çok istediği halde ışığını diğer yıldızlarla paylaşmaya cesaret edemiyormuş. İçinde bulunduğu ikilem her geçen gün daha da büyümüş. Onun ışığıyla doğmuş olan insanların umudu artık onu bu şekilde görmeye dayanamaz olmuş. Ve Gölge onu yine paylaşmaktan alıkoymadan önce konuş’maya başlamış: 

Umut: Dertli dertli parlayan küçük yıldız, paylaşmaktan korkma lütfen. Gölge’ye de aldırma. O aslında sadece kendisini düşünüyor. Sen bu kadar parlamazsan, kaybolmaktan korkuyor! 

Nudem: İnsanlar beni unutmaz mı sence? 

Umut: Belki insanlar seni unutur Gölge’nin dediği gibi ama bu sefer de diğer yıldızlar seni hep sevgiyle hatırlar. 

Gölge: Diğer yıldızlar mı? Saçmalama Umut! Onlar Nudem’i o kadar çok kıskanıyorlar ki, asla ona minnet duymazlar. Hele de Dodan. Elinden gelse Nudem’in bütün ışığını çalardı. 

İki çocuğunu da az çok haklı bulmuş Nudem. Sonunda ışığının ufak bir kısmını paylaşarak hem yıldızları, hem de insanları test etmeye karar vermiş. Tüm cesaretini toplamış ve ışığını paylaşmaya başlamış. 

Dodan konusunda Gölge’nin haklı olduğunu görmüş: 

Dodan: Nudem, sonunda doğru kararı verdin! Ama diğer yıldızlara değil, sadece bana ver ışığını. İnsanların en çok benim parlamama ihtiyacı var. 

Nudem: Çok bencilsin Dodan. Gölge haklıymış. 

Dodan: Öyle deme. İnsanların sadece ışığa ve sıcağa değil, karanlığa ve soğuğa da ihtiyacı var. Gündüz ve gece birbirini kovalamazsa, yaz ve kış art arda yaşanmazsa hakikat ve hayal birlikte olamaz. Bunlar olmadan insan eksik kalır. Bunların hepsini de onlara sadece ben verebilirim! 

Nudem: Tüm ışığımı sana verirsem dünya yanıp, kül olur. Kendini kandırma Dodan. Sen hiçbir zaman o kadar parlak olmamışsın. Yıldızların çoğu senden çok daha parlakmış o zamanlar! 

Biraz sakin kafayla düşününce, Dodan’ın söylediklerinde de bir haklılık payı bulmuş Nudem. Artık hiç gece olmadığı için insanlar uyuyup, rüya görmüyorlarmış. Bu yüzden çok yorgun ve çok sinirli oluyorlarmış. Nudem’in ışığı biraz azaldığında gerçekten rahatlamışlar. Hatta birkaç tanesi uyumuş bile. Fakat unutulmak hala çok korkutucu geliyormuş Nudem’e. Bunun üzerine Umut tekrar konuş’maya başlamış onunla: 

Umut: Korkma Nudem. İnsanların hepsi bile unutsa seni, gerçek sonsuza kadar karanlıkta saklı kalmaz. Elbet bir gün biri çıkar, mesela küçük bir kız, seni hatırlar ve hikâyeni herkese anlatır. 

Nudem: Hikâyemin doğru olduğuna inanmazlar ki ama! 

Umut: Önemli olan hikâyenin doğru olmasına değil, hikâyendeki doğruya inanmaları. 

Nudem: Nasıl yani? 

Umut: Hikâyenden ilham alarak insanların sahip oldukları her şeyi hiç korkmadan kendi aralarında paylaşmaya başladığını düşünsene Nudem. Bunu istemez miydin? 

Nudem: Bundan daha çok isteyeceğim hiçbir şey olamaz Umut! 

Nudem böylece karar vermiş bütün ışığını diğer yıldızlarla paylaşmaya, unutulmak pahasına gece ile gündüzü, hakikat ile hayali birbirine kavuşturmaya. Onun ışığı azaldıkça çocuğu gölgenin insanlar üzerindeki gücü de azalmış. İnsanlar artık sorgusuz sualsiz onun peşine düşüp, her istediğini yapmıyormuş. Çocuğu Umut ise Nudem’in ışığı azaldıkça artmış. Öyle ki gün gelmiş, küçük bir kız çocuğunun rüyasına girivermiş Nudem’in hikâyesi.

17 Kasım 2017 Cuma

DüŞe ÇeKiM


Yüzü düşüp de feleğin yere, birer birer sönerken yıldızlar, 
Fosforlu gülüşleriyle gelir, ruhumu süsleyen bütün kızlar. 
Dönüp dururum olduğum yer(d)e, bakışların zayıf çekiminde 
Varlıklarından habersiz gibi, hiç sarsılmamış gibi kiminde,, 

Ayağım yerden kesilir birden: yörüngene oturur(,) düşlerim, 
Ruhum ışığınla dolup taşar, biter geceleri ölüşlerim. 
Ne kalacaksa benden yarına, seninle dolaşıp an’lamlanır: 
Hep ben aşağı, hep sen yukarı,, düşüm gülüşünle tamamlanır.

3 Kasım 2017 Cuma

SaKLaN(a)MaÇ


Yumup aramızdaki duvarın önünde, 
Renklerin kesinliğinde unuttuğum, 
En büyük düşümde aradım adını. 

Kulaktan kulağa oynanıyormuş gibi içimde, 
Dolaşmaya başladı kendi kendine, 
Ve birbirini dışlayan benlerin hepsi birden 
Aynı hale çöktü daha ilk hecesinde. 

Meğer seslerin belirsizliğinde bulduğu, 
En yaratıcı düşünceme saklanmış. 

Ciğerimin guşesi, canımın paresi,, 

24 Nisan 2017 Pazartesi

Türk Sorunu: Tek Adamcılık


(bakınız: Duvara Karşı)

Durduğumuz yere ve bakış açımıza göre gözlemlerimiz değişir ama ikiyüzlü ya da yüzsüz olmadığımız sürece zihnimiz önümüzde duranı ters düz edecek kadar çarpıtmaz. Bir kere gerçekliği ters düz edince de, tüm olası yer ve açılardan bakmadıkça gerçeğe en yakın algı bir daha asla kurulamaz. 

* * * 

Toplumsal bilinç-altımızın derinliklerinde arkaik inançlarımızdan arta kalan ata kültünün kökleri maalesef hala sağ salim duruyor. İzlerini bugün dinden siyasete, kültürümüzün neredeyse her öğesinde görebiliriz. Önce biraz yakınlaşmak, sonra da oldukça uzaklaşmak gerek sadece... 

Şaman atalarımızın anaerkilliğinde, göçebeliğinde, ekolojikliğinde,, ısrar etseydik ya keşke. Nazar boncuklarından türbelere onların birçok fiziksel putunu korumakla yetinmemiş, atalar kültüyle aşamayacağımıza inanılan zihinsel putlar üretmişiz bir de sürekli düş(ün)cemizde. 

Bazılarımızın koruyucu ataları ve onlarla iletişimden sorumlu kamları diğerlerimizce kötü ruhlar olarak bellenince.. ..kendimizi geçmişlerimizle sınırlamakla kalmamışız, birbirimizden yalıtmışız bugünlerimizi de. 

Dinimizin özünde siyaset olduğu geçmişimizden, siyasetimizin özünde din olduğu bugüne gelin adım adım daha yakından bakalım hep birlikte. 

* * * 

Kadim atalarımız (doğal olarak) bakteri ve virüs gibi hastalık bulaşaklarından habersizmiş. Ve (yine doğal olarak) sebebini anlayamadıkları hastalık ve ölümleri kötü ruhların etkinliklerine yoruyormuş. Ata ruhların yardımını yönlendiren kamlar ile gökçe muncuk ve tomar gibi fiziksel putlar, onların kötü ruhlarla mücadelede sahip oldukları yegâne güçleriymiş. 

Bizler boy boy, devlet devlet,, müslüman ol(durul)urken.. ..birçok eski (şamanik) mem kendine saklanacak bir yer aramış olmalı zihinlerimizde. Şanssızlığımıza, Arap Cahiliye'sinin “Uzak Allah” tasavvuru Muhammedi İslam’ın içine sızmaya çoktan başlamış bile tam da o vakitlerde. Allah ile iletişimin ancak melek ve cinler aracılığıyla mümkün sayıldığı, melek ve cinleri hoş tutmak için de onlar adına yapılan putlara tapınmanın gerekli görüldüğü bu tasavvur, can çırpınan memlerimiz için bir kurtarılmış bölge oluşturmuş zihinsel evrimimizde. 

Putları birer birer kırılmış olsa da, melek ve cin kavramları nerdeyse dini anlayıştaki tevhidi devrimden önceki hallerine dönmüş “Arap Zihni”nde. Putların boş bıraktığı yerleri de Yahudi ve Hıristiyan anlayışlarından ithal edilen din adamlığı doldurmaya yeltenmiş. Bizim zihnimizde ise ata ruhlar için onların melek donu, kötü ruhlar içinse onların cin donu biçilmiş birer kaftan olmuş. Aklı taşık kamlar da zamanla imam, şeyh, şıh,, olabilmiş böylece. Onların heykel şeklindeki eski putlarına benzeyen balballarımızın soyu tükenirken, gökçe muncuk ve tomar gibi putlarımız uyum sağlayabilmiş bu sürece. 

* * * 

Siyasetin dinle her anlamda yer değiştirdiği bu zaman ve mekânda, yurdum siyasetinin ne mevcut sağı sağ, ne mevcut solu sol. Yüzünü nereye döndüyse artık? Ne sembolik, ne metaforik, ne de alegorik bir yanıt bulamıyorum! Acaba sorun yurdum siyasetinin iki yüzlü, üç yüzlü,, hatta yüzsüz olması olabilir mi? 

Yurdum siyasetçilerinin yüzleri şeffaf, arkalarında kim varsa onu görüyoruz aslında... 

Ülkemde siyasi hayata hâkim, kötülüklere karşı kutlu kurucularının siyasi anlayış ve ideolojilerine sığınıp, sıkışan 

(1/5) Komünist > Marxist - Leninist çizgide Şamanik bir (Devrimci) Sol anlayışı, 
(2/5) Kemalist < Garpçı - (Seküler) Türkçü çizgide Şamanik bir (Merkez/Demokrat/Ulusal) Sol anlayışı, 
(4/5) İslamcı > Milli Görüşçü/Nurcu/Ak Görüşçü çizgide Şamanik bir (Merkez/Muhafazakâr) Sağ anlayışı, 
(4/5) Ülkücü > Atsızcı/Türkeşçi çizgide Şamanik bir (Milliyetçi) Sağ anlayışı, 
(5/5) Kürtçü < Maocu/Apocu çizgide Şamanik bir başka (Milliyetçi) Sağ anlayışı 

var sadece. 

Üstü kara bir örtü ile kaplı, içi putlarla dolu dört duvar heterotopik bir memleket yani bizimkisi. İbrahim olup, putlarımızı yıkmaya kalksa birisi.. ..haşa elinde baltası ile onun da putunu yapar, diğerlerinin yanına koyarız biz. Zira bu putlar zaman ve mekânda yan yana dizilmiş olsa da, her biri bir başına hâkim farklı farklı bireysel zihinlere. Kimimizin kutsal kitabı Komünist Manifesto, kimimizin kutsal kitabı Nutuk, kimimizinkilerse Nur Risaleleri vesaire. 

* * * 

Bakmayın siz bugün sandıktan tek adamcılığa sadece % 51.41 evet oyu çıkmasına. 85 Anayasasının halk oylaması ile kabul edilmesi üzerine güldürüklü temaşa yazarı Aziz Nesin’in dili halkın % 91.37'ini eleştirmeye varamamış da, % 60’ında takılıp kalmış. Ondan olsa gerek o zamandan beri aşılamayan bu % 60 sınırı. Halkın en az % 90’ı tek adamcı yoksa hala. Hepsinin aynı anda desteğini alacak bir “kutlu” tek adam yok yani sadece ortalıkta. 

Peki, kötülüklere karşı tüm ata ruhların yardımını bize yönlendireceğine inanacağımız yeni bir kam ya da kendisi başlı başına yeni bir ata ruh olacak bir zat çıkarabilecek miyiz aramızdan yakın gelecekte? 

Ben onu bilmem de, tek bir putun yıkılmasından her zaman daha kolay olduğunu iyi bilirim iki putun aynı anda yıkılmasının. İster bir kişinin nezdinde olsun, ister tüm toplumun nezdinde… 

İşte taşın gerçek sırrı budur. İzleye durun, ibretli temaşadır.

24 Ağustos 2016 Çarşamba

Parklardan Köprülere Heterotopikleşen Zaman - Mekânlarda Toplumsal Dönüşümler

 
Hayatımızda sadece bir kahramana yer olmalı: kendimize. Zira ne kendimizden başka bir yerde devrim yapmak mümkün, ne de bir başkasının bizde devrim yapması! İşte tam da bu yüzden, devrimi kendinde yapmaya çalışanlarla cennete, başkalarında yapmaya çalışanlarla cehenneme dönüyor dünya! Biz de bir cehennemden diğerine savurulup duruyoruz her ölçekte güzel ülkemde!

Devrimler yalnız bireysel olur ama bazen toplumsal dönüşümleri tetikleyebilecek kadar kitleselleşebilirler de. Bunun için öncelikle canlı canlı heterotopikleşen ender zaman – mekânlarda kendi halindeki bireysel devrimlerin senkronize hale ge(tiri)lmesi gerekir. Fakat heterotopyanın doğası gereği bu senkronizasyon çok uzun sür(e)mez: yan yana ge(tiri)len bireysel devrimler hızla canlılıklarını yitirirler. Aynı Gezi Parkı ya da Boğaziçi/Şehitler Köprüsü'nde olduğu gibi… 

Endişeli laiklerin ve cumhuriyetçi muhafazakârların medya ve devlet tabusu, ilk olarak Gezi Direnişi boyunca sarsılmıştı. Televizyon kanallarının oldukça önemli gelişmeler karşısında "3 maymun - 1 penguen"i oynayabileceğini, polislerin suçsuz bir çocuğu öldürebileceğini ve devlet tedhişini meşrulaştırmak için (türbanlı bacımıza saldırılması ve camide içki içilmesi gibi) sahte kurgularla zihinlerin doldurulabileceğini an'la(t)maya başlamışlardı. 

Muhafazakâr demokratların ve milliyetçi muhafazakârların cemaat ve askeri darbe tabusu da ilk defa Köprü Direnişi sırasında benzer bir şiddetle sarsıldı: koca hoca efendilerin birer "terörist başı" kadar tehlikeli olabileceğini, darbecilerin masum insanları öldürebileceğini ve asker tedhişini meşrulaştırmak için (askerlerin başının kesilmesi gibi) sahte kurgularla zihinlerin doldurulabileceğini an'la(t)maya başladılar. 

Sözün özü, muhafazakârlarlık şemsiyesi altında toplayabileceğimiz iki büyük topluluk da, kendi kimliksel tabularını kendilerince aşmaya kalktı ard arda Gezi Dayanışması ve Demokrasi Nöbetleri bağlamında. Maalesef bu direnişlerin arka planında bulunan bireysel devrimler, yurdum muhafazakârlığını dönüştürebilecek kadar uzun süre canlı kal(dırıl)madı ama. Öncelikle, kim toplumun hangi kesimini iyi tanıyorsa diğer kesimini homojen varsaymayı tercih etti: AKPcilerin gözünde Erdoğan karşıtlığı Gezi Direnişi'nde tek birleştirici unsur iken, anti-AKPcilerin gözünde Erdoğan taraftarlığı darbeye direnişin tek birleştirici unsuru oldu. Devletin tüm ideolojik aygıtları da bu yanılgıları pekiştirdi. Oysa iki durum da sosyolojik olarak oldukça karmaşıktı. Geziciler toplumun bir kesimi için ne kadar heterojen ise, aslında Nöbetçiler de toplumun geri kalanı için o kadar heterojendi. 

Devrimleri iz'leyenlerin yanılgıları pek bir dirençle karşılaşmadan devrimi bizzat yapanlara da bulaştı. Geziciler kişiliklerle, Nöbetçiler kimliklerle kahramanlık tasladı. Bu tektipleşme eğilimleri yüzünden devrile devrile evrilen "kendilik"lerde kahramanlık destanları yarım kaldı. Bileşenleri kendilerini yıkmaya kalkınca heterotopyalar bileşenlerinin canına kıydı, bireysel karşı-devrimler başladı. Mazlumlar yine ayrıldı, zulümler yine sınıflandırıldı. Öl(dür(t))enin kimliği yüzünden kimileri lanetle(ye)medi kimi cinayetleri her zamanki gibi. Üstelik bu sefer eskisinden daha büyük bir ikiyüzlülükle. 

* * * 

İnsan hep aynı insan güzel yurdumda. Düşündüğü, inandığı farklı olsa da. Zira dini görüş "kendinden muhafazakârlık", siyasi duruş ise "kendine Müslümanlık" çoğunlukla. 

Devlet de hep aynı devlet mi acaba tüm (!) zaman – mekânlarda? Yoksa ben mi yanılıyorum yine, sadece İstanbul'da mı masum olur öl(dürül)en çocuklar? Polis bir tek Gezi Parkı'nda ya da asker yalnız Boğaziçi/Şehitler Köprüsü'nde mi dehşet saçabilir ortalığa? 

Kalın sağlıcakla. Ben unutulurum, sorum kalır; dostlar beni hatırlasın.

15 Ocak 2016 Cuma

Bodrum'dan Paris'e: İfade Özgürlüğü ve Nefret Suçu

El-Kaide'nin Charlie Hebdo saldırısının ardından, (kutsala saygısızlık dâhil her ne sebeple olursa olsun) tek bir insanın bile öldürülmesine karşı durmaktan vazgeçmeyerek, ifade özgürlüğü ve nefret suçu arasındaki o ince çizgiyi vurgulamayı denemiştim (bkz: Paris’ten Sivas’a: Kutsala saygı, İfade Özgürlüğü ve Nefret Suçu). 

Kobani doğumlu 3 yaşındaki Aylan Kurdi’nin memleketi savaş meydanıyken Bordum’dan Yunanistan’a çaresizce kaçmaya çalışması ve boğularak öl(dürül)mesinden üç-dört ay sonra.. 

(IŞ)İD’in üstlendiği ve yüzün üzerinde insanın öldü(rüldü)ğü namert Paris Katliamı’ndan bir-iki ay sonra..

Almanya'da yılbaşı kutlayan onlarca kadının göçmenlerden oluşan gruplar tarafından tacize uğramasından iki-üç hafta sonra..

Yani bugün, Charlie Hebdo'nun Fransa'daki genel düşünceleri eleştirmek için de kullandığı "La France, c'est pas ce que L'on dit", (Fransa, bize söyledikleri gibi değil) başlıklı bölümde yayınladığı aşağıdaki karikatür yüzünden aynı konuya tekrar geri dönüyorum: 



Fakat çizerin kendi görüşlerini resmettiğini değil de, toplum eleştirisi yaptığını varsayarak devam ediyorum. Bodrum'dan Paris'e halklar arasında gezinerek... Zira nefret suçunu sadece sanatçılar ve siyasetçiler gibi toplumu yönlendiren insanlar işlemez. Sıradan bir birey de çok kolay ortak olabilir bu suça.

Uzun uzadıya yazacak çok şey yok aslında. Bir çocuğun öl(dürül)mesini meşrulaştıran herhangi bir ifade, nefret suçundan başka bir şey değildir. 

İsterseniz ülkesinde kalıp, canı pahasına vatanını korumadığı için onu ve ailesini suçlamayı deneyin.. 

İsterseniz Kobani’li bir Kürt olduğu için onun yaşamının devletinizin bölünmezliğine tehdit oluşturduğuna kendinizi inandırmaya çalışın.. 

İsterseniz de yaşasaydı ve ülkelerinize sığınsaydı, sizin yaşam alanlarınıza nasıl müdahil olacağını kurgulamaya kalkın! 

İster Bodrum'da olun, ister Paris'te. Bir insanın, hele de masum bir çocuğun öl(dürül)mesini meşrulaştıran herhangi bir ifade, sadece kendi kendinize söyleseniz bile, nefret suçundan başka bir şey değildir!!

27 Eylül 2015 Pazar

KuRBaN ve BaYRaM


"Senin İsmail'in kim?" sorusuna cevap aramadan Müslüman olunabilir mi? 

Ya da "Düşüne girip senden İsmail'ini kurban etmeni isteyen kim, Allah mı, başkası mı?" sorusuna cevap aramadan Müslüman kalınabilir mi? 

Müslüman olmaktan daha kolay değil Müslüman kalabilmek. Hele de bizim memlekette. Nice İsmail'ler kurban edildi bu sene yine. Hem de ne için? Taştan, kağıttan, kumaştan putları olan bir sürü sahte ilah için. 

Bayramın kutlu olmasın Türkiye. Doğu'ndan Batı'na sunaklarla dolu her yer. Bayramın kutlu olmasın.

8 Eylül 2015 Salı

(ç)izge 7: SuS(KuN) PuS(u)

Sizin hiç babanız öldü mü?

Benim babam öldü. O sabah mutlu uyandım diye mutluluğa küstüm ben. Hala daha mutluluk hızla suçluluğa bozunur bende. 

Mutlulukla beraber bir de futbola küstüm. O güne kadar kaybedilen maçların ardından için için ağlardım çaresizce. Ve o gün babam ölmüştü ama.. ..ağlamaktan fazlası gelmiyordu elimden işte yine. Ne her şeyi bırakıp, kaçabiliyordum; ne de her şeye rağmen dimdik ayakta durabiliyordum. Başım öne eğik, sessizce yaşlar dökülüyordu yüzümden yere. 

Hangi maçı kaybetmek eş olabilirdi ki babamı kaybetmekle? Bir daha hiç üzülmedim tuttuğum takım yenildiğinde. 

Bir de, bir de televizyona küstüm. Cenaze evinde televizyon izlenmez deyip, televizyonu kapattıklarında bir daha tekrar hiç açmayacaklar sanmıştım. Ne yalan söyleyeyim, bu biraz yüreğimi büyütmüş, acımı seyreltmiş, hüzne çevirmişti. Madem babam yoktu artık hayatımızda, televizyon da olmayacaktı. 

Öyle olmadı ama. Sayılı yas günleri bitti ve televizyon salonumuza geri geldi. Babam geri gelmediği halde hem de. 

Sizin hiç babanız öldü mü? 

3 yaşındaki Cevdet’in babası öldü. Ve babasını şehit ilan eden Devlet, Cevdet’i tüm ülkenin televizyondan canlı canlı izlediği bir futbol maçına götürdü. Galibiyet sevinciyle coşan mutlu tribünde küçük bir kara delik gibi fotoğraflara geçti Cevdet’in öksüz yüzü. Bense başka nedenlerle defalarca küsmüş olduğum Devlet’e, bu sefer de (benimkisi dâhil) tüm ölü babalar için küstüm. Aynı anda onlarca başka çocuğun suskun bir pusuda babasız kaldığından habersizce.. 

 
En yakın(ın)dan ölümün soğuğunu tanıdığı, doğumun sıcağını kokladığı halde, çocukları öldür(t)menin ya da babasız yaşatmanın ne demek olduğunu anlamayanlar var ya.. ..onlara Allah elinde ayetleriyle peygamber bile gönderse kalpleri yumuşamaz, vicdanları aydınlanmaz gibi geliyor bana artık. 

Gözlerindeki perdeyi yırtacak bir fotoğraf, kulaklarındaki mührü kıracak bir feryat olsaydı keşke. Fakat padişah fermanlarından, paşa kanunlarından ya da eşkıya çağrılarından başka bir şeyi önemsemiyorlar maalesef. Padişahlar, paşalar ve eşkıyalar içinse – çocuk(lu) olsun, olmasın fark etmez - insan gerektiği zaman arttırılabilir ya da azaltılabilir olan nüfusun en küçük parçası sadece! 

Doğusundan batısına bu topraklarda devlet terörünü her görmek istemediğinde yüzünü Filistin'deki devlet terörüne çeviren Sünni Türkiye Müslümanlığı.. 

Gezi'de iktidarın bekası uğruna polisin masum çocukları öldürebileceğini, medyanınsa bunun üzerini örtüp şehir efsaneleri üretebileceğini bir kez gördüğü halde şimdi Güneydoğu’da yine gözleri görmez, kulakları duymaz, akılları yatmaz olan Ulusalcı Türkiye Liberalliği.. 

Ve Ak Saray'a karşı yaptığı “seni başkan yaptırmayacağız” türündeki cesur çıkışın bir benzerini Kandil Dağı'na karşı da yap(a)mayan, polise/askere karşı halkın önünde kendini siper ettiği gibi gerilla karşısında polisin/askerin önünde siper ol(a)mayan, Barışsever Kürt Siyaseti.. 

Utanıyorum kendimden! Utanıyorum sus pus oturup, bunları yazıp, çizmekten!!

En büyük tabu ölüm değil, yaşam memlekette. Ölüm ise aslında bir araç: bazen onun, bazen bunun ama.. ..hep bir araç sadece!

3 Ağustos 2015 Pazartesi

(ç)izge 6: FıSıLTI (F)aSLı

Sözünün gölgesi(dir) düşünce.. ..başının gözünün üstün(d)e:
Çalar ölümün(den) karasını.. ..o göğsündeki ak sütün(d)e!
 

Senden önce ve be(de)nden öte.. ..fısıltının (f)aslıdır duygu.


7 Haziran 2015 Pazar

Benim oyum...



Memleketteki demokrasi temsili (!) sağ olsun, her seçim dönemindeki gibi insanlar yine zorunda olduklarını düşündükleri partilere oy vermeyi planlıyor. Kimi istikrarı sağla(t)mak zorunda, kimi iktidarı devir(t)mek zorunda, kimi kırmızı çizgileri koru(t)mak zorunda, kimi engellemeleri aş(tır)mak zorunda, vs vs vs. Zorunda olunan şeyler listesi zaman içinde az çok değişebilse de zorunda olma hali her daim mevcut herkeste. Özgür bir birey olarak oy vermek mümkün değil. Oy vermeyerek özgürleşmeye de müsaade yok. Tam bir trajedi oyunu sahnedeki sanki!


Bu zorundalılık hissi yüzünden olsa gerek, hangi partiye oy vereceğini seçerken, insanlar kendilerini çok rahat kandırabiliyor. Diğer partilerin olumsuz yanlarını şişirebildiği kadar şişirirken, oy vereceği partinin olumsuz yanlarını da olabildiğince halının altına süpürüp, görmezden geliyor. Oysa en kolay eleştirebileceğimiz parti kendisine oy vereceğimiz parti değil midir? Eleştiremediğimiz ya da eleştirilerimizin üzerinde hiçbir etki yaratmayacağını düşündüğümüz birileri tarafından bir yerlerde temsil edilmemizin bir kıymeti kalır mı?

Kimse hiçbir şeye mecbur değil aslında. Tüm zorundalılıklar uydurmaca oylamalarda. Verecekseniz, özgürce verin oyunuzu. Biz izleyicilerle etkileşimli ve doğaçlama oynansın artık bu oyun. Öyle olmuyorsa da, her trajedinin sonunda olduğu gibi, bu oyun da oyuncuların olduklarını sandıkları kişiler olmadıklarını fark etmeleriyle bitsin: sahne kararsın, salonla beraber içrekler de aydınlansın!
* * *

 
Ben hayatımda ilk defa bir partiye oy vermeyi planlıyorum: HDP’ye. Fakat niyetim, ne mecliste giderek otoriterleşen AKP’yi geriletmek, ne cuntacıların getirdiği anti-demokratik % 10 barajını anlamsızlaştırmak, ne Kürtlerin hak ettiği temsil gücüne kavuşmasını sağlamak, ne de HDP’yi arzuladığı gibi ezilen tüm kimliklerin koruyucusu yapmak. Tek niyetim, Kürtler’den de sustukları zamanlarda hesap sorabilme hakkına sahip olmak!

Devlet Aklı’nın katlettiği masum Kürt çocuklarının hesabını yıllardır elimden geldiğince sormaya çalıştım bu blog sayfası aracılığıyla. Müslüman olduğum için Müslümanları, Türk olduğum için Türkleri hedef aldım sadece. En çok da sessizliklerini.. ..o, her şeyi meşrulaştıran sessizliklerini. PKK’nin terör eylemleri karşısında bile, çuvaldızı kendimize batırmadan iğneyi batırmadım Kürtlere. Hele barış süreci başladıktan sonra, iyice dikkat ettim onlar hakkında yazıp çizdiklerime.

Bugün HDP’ye oy verdikten sonra barajı aşarlarsa elde edeceğim şey, 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ın katlini meşrulaştıranlardan hesap sorabildiğim rahatlıkla, 3 yaşındaki Revşen Baliç’in katlini meşrulaştıranlardan da hesap sorabilmek olacak. İşte bu seçimlerde kazan(dır)abileceğim tek şey, bu! İşte bu seçimi benim için öncekilerden ayıran yegâne fark!!


iZ-LeYiCiLeR

e-PoSTa iLe İZ-Le